Selin Nakıpoğlu yazdı: Bu kavga karanlıkla aydınlığın kavgası

Selin Nakıpoğlu yazdı: Bu kavga karanlıkla aydınlığın kavgası

Selin Nakıpoğlu*

Her türlü şiddetin önlenmesi, her türlü şiddetten koruma, etkin bir soruşturma, adaletli bir yargılama, etkili uygulanan bir cezalandırma sistemi…

Üstteki cümle Kadınlara Yönelik Şiddetin ve Ev içi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadele Hakkındaki Avrupa Konseyi Sözleşmesi olan kısaca İstanbul Sözleşmesi olarak ifade ettiğimiz sözleşmenin şiddetsiz yaşam için öngördüğü hedefler.

Yalın bir yaklaşım ile sorarsam; bu sözleşmeye neden karşı çıkılır? Neden İstanbul Sözleşmesi’ne gerek yok denir? 

Cevabımı vermeye geçmişe değinerek başlayayım; toplumsal cinsiyet ayrımcılığı 1960-1970’li yıllarda BM’ye üye ülkelerin ortaklaştığı en önemli toplumsal sorunlardan biri oldu. Bu nedenle de 1979’da toplumsal cinsiyet ayrımcılığının ortadan kaldırılması için BM tarafından “Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Ortadan Kaldırılması Sözleşmesi (CEDAW)” hazırlandı ve o yıllarda toplumsal cinsiyet ayrımcılığının tanımını en kapsamlı yapan düzenleme CEDAW oldu.

CEDAW’dan otuz üç yıl sonra, toplumsal cinsiyet ayrımcılığı kavramı, bu kez de 2014’te yürürlüğe giren “Kadınlara Yönelik Şiddetin ve Ev içi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadele Hakkındaki Avrupa Konseyi Sözleşmesi’nde yer aldı ve üstelik metnin ilk imzacısı da Türkiye’ydi. 

Uluslararası Af Örgütü çalışmaları göstermekte ki, dünyanın hemen her yerinde, kadınların ve kız çocukların haklarını tanımayan / sınırlayan yasalar, uygulanan politikalar, süregelen gelenekler ve inançlar bulunmakta. Bu ayrımcı durumlara karşı kadınlar, LGBTİA+’lar yüz yıllardır global bir mücadele vermekte. Süregelen gün geçtikçe güçlenen mücadelemize rağmen dünyanın birçok ülkesinde hükümetler kadınları kontrol altına almayı amaçlayan ve baskılayan politikaları, yasaları ve gelenekleri açıkça desteklemeye devam ediyor. Bu ülkelerden biri de Türkiye. 

İşte o Türkiye’nin bürokratları, 2019 Haziran ayına kadar hayalet bir düzenlemeymiş gibi muamele ettikleri sözleşmeye ilişkin bir anda beyanlarda bulunmaya başladılar. “İstanbul Sözleşmesi bizimle uyuşmuyor, sözleşme nas değildir, elimiz kırılsaydı da onay vermeseydik, batı bize dayattı, aile kurumunu olumsuz yönde etkiliyor, bir avuç marjinal değerlerimizi zedeliyor, sözleşme zehirli bir meyve, sözleşme ailenin felaketi” sözlerini dillendirerek adeta erkek şiddetini meşru gördüklerini açıktan ifade eder olmuşlardı. O zamanlarda sözleşme karşıtlarının başka bir metni okuduklarını düşünüyordum, şimdi ise sözleşmenin bir cümlesini bile okumadıklarından eminim. 

Sonunda istedikleri olmuştu, Türkiye çekilmişti. IŞİD yöntemleriyle Pınar Gültekin‘in yaşam hakkını elinden alan katil bile sanık kürsüsünden ‘sözleşmeden çıkıldığı iyi oldu’ demeye cesaret edebilmişti. İmza çekildikten iki gün sonra, her ne hikmetse dört harfli gazetenin aklına meclis gelmiş ve “Meclis isterse hilafeti ihya edebilir” çağrısında bulunmuştu.

19 Mart 2021’de gece saatlerinde öğrendiğimiz kararın iptalini talep eden 200’ü aşkın dava açıldı. 

İlk duruşma başlamadan Danıştay 10. Daire Başkanı, Danıştay tarihinde ilk kez bu kadar kalabalık bir duruşma yapıldığını söyledi. Danıştay’ın konferans salonunda sayımız binleri bulmuştu.

28 Nisan ilâ 23 Haziran tarihleri arasında yapılan duruşmalarda devletin kadınları, çocukları, LGBTİA+’ları korumasız bıraktığı defalarca anlatıldı. Muktedire karşı doğrudan direniş vardı. 

Duruşmalarda harikulade bir kadın dayanışmasına ve mücadelesine şahitlik ettik. Umutsuz ve yılgın değildik, can yakan bir gönül yorgunluğuydu bizimki. Sözleşmenin koruma çemberinden bir kişinin kararı ile çıkılmasının özellikle hak savunucuları olarak hayatlarımıza çokça değiyor olmasının getirdiği gönül yorgunluğu…

Sözleşmeden imza çekildikten on iki saat içinde altı kadının erkeklerce öldürüldüğü hatırlatılırken, erkeklerin hayatlarını ellerinden aldıkları kadınların isimleri tek tek okunurken salonda gözlerimiz doldu. Rakamlar savaş rakamları gibi.. Ve bu katliama alışmamızı istiyorlar. 

28 Nisan’da Danıştay’a ilk duruşmaya giderken de, 23 Haziran’da bu adli yıldaki son duruşmadan dönerken de umutluyduk çünkü biliyoruz ki, biz çok haklıyız. Kadınların, çocukların, LGBTİA+’ların hayatta kalma mücadelesinin erkeklerin siyaset hesaplarında yalnızca bir başlık halinde olmasına itiraz ederken çok haklıyız. Mahkeme salonu içeresindeki onlarca, adliye önündeki yüzlerce, ülke çapında ise milyonlarca kadının meşrû talebi için mücadele ederken çok haklıyız.

Üç maymunu oynamayan herkes biliyor; bir tarafta tek adam var, diğer tarafta biz milyonlarız. 

İstanbul Sözleşmesi’nin her duruşması sadece Danıştay tarihinde değil; AKP’nin kadına yönelik ayrımcı, toplumsal cinsiyet eşitsizliğini doğuran ve besleyen politikalarıyla ile mücadelemizde de tarihi anlardı. 

“Kadın cinayetleri politiktir” sözü muktediri çok rahatsız ediyor. Etsin, zira bu yadsınamaz bir olgu. Kötüler kendilerine tahammül edildikçe daha çok azarlar demiş Tolstoy. Biz tahammül etmeyenleriz. Emanet, itaat, fıtrat… Bu kelimeler Diyanet İşleri Başkanlığı’nın verdiği mesajlarda, yayımladığı yazılarda kadınlar için en çok kullandığı kelimeler. Bizler itaat etmeyenleriz ve kadın ve erkeğin eşit konuma getirilmesi fıtrata ters kabulündeki zihniyetlerle mücadele edenleriz. Tahakküm ile kabul ettirilmeye çalışılan toplumsal cinsiyet eşitsizliğine karşı duruş sergileyenleriz. 

İstanbul Sözleşmesi duruşmalarına katılımın yurt çapında örülmesinde gönüllüsü olduğum Eşitlik İçin Kadın Platformu’na (EŞİK) ayrıca teşekkür etmek isterim. Platform gönüllüleri olarak haftalarca işlerimizi güçlerimizi bıraktık, yetki belgelerinin toplanması, duruşmaya gidişlerin organize edilmesi, duruşmada sunulacak beyanların kolektif hazırlığı ve özellikle kadın örgütlerinden temsilcilerin duruşmada söz alması için yılmadan çabaladık. Bu yazı ile de sevgili yoldaşlarıma, mücadele arkadaşlarıma tekraren minnetlerimi sunmak istiyorum. Kadın dayanışması yaşatır sözünün resmidir haftalar boyunca örülen o kolektif çalışma. 

Peki neden bu kadar emek veriyoruz? Çünkü bu kavga karanlıkla aydınlığın kavgası, hukukun gücüne, adalete, toplumsal cinsiyet eşitliğine inananların mücadelesi. Sessiz kalmıyoruz çünkü sessiz kalıp karanlıktan gelen kararlara teslim olmayacağız. Israr ediyoruz çünkü kadınların, çocukların, LGBTİA+’ların erkek şiddetine maruz kalmadığı, eşit yurttaş hakkına sahip olduğu bir yaşam istiyoruz. Vazgeçmiyoruz çünkü Danıştay’da açtığımız davalarda tüm kadınların, çocukların, LGBTİA+’ların menfaat payı var. 

Eşit yurttaşlık hakkımız için mücadeleye olan inancımızı kaybetmeme zamanındayız. 

Son olarak eklemeden geçmeyeyim; sözleşme karşıtlarınca duruşmaların dikkatle izlendiğini sonradan yazdıkları yazılardan, yaptıkları sosyal medya paylaşımlarından anlamak mümkün. Duruşmaları dikkatle takip eden o kişiler “Sözleşme’den vazgeçmiyoruz, İstanbul Sözleşmesi bizimdir” derken sanırım ne kadar kararlı olduğumuzu anlamışlardır. 

Onlara bir haberim var: Türkiye İstanbul Sözleşmesi’nin yeniden tarafı olacak, çok yakında! 

* Avukat 

Buraya Dikkat!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.